Belde Planlama Mim. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti

Şehircilikte Yeni Arayışlar Ve Temel Sorunların Tespiti

Kainatın bir üyesi olan dünya gezegeninde insan kendisine yüklenen rolü oynarken iki eksenli hakikatler doğrultusunda hareket etmek durumunda (doğru-yanlış, güzel-çirkin, cennet-cehennem, helal-haram, iyi-kötü vb.) Bu mücadelede dünya gezegeninde kendi varlığını sürdürmek tabiat kucağında hayatiyetini devam ettirmek için üretmeye, barınmaya, tüketmeye ihtiyacı vardır. Ancak tüm bunları kendisinin Yaratıcının yeryüzünde halifesi ve dünyanın kendisine verilmiş bir emanet olduğunu algılayıp, saygılı ve sorumlu davranması gerektiği düşüncesine sahip olarak coğrafyaya inşa ettiği mekanlara (şehirlere) biçim kazandırma çabasında mı olacak yoksa kendisini güç sahibi zannederek farklı davranışlar mı geliştirecek.
İnsanlık var olduğu günden bugüne yeryüzünde imtihanının bir bölümünü güç eksenli iktidar mücadeleleri ile geçirmektedir. Bu gücün mekana yansıması şehirlerin biçimlendirilmesi şeklinde olmaktadır. İnsanoğlu kendisinin fani olduğunu bildiği ve mutlak gücün Yaratıcıya ait olduğunu kabul ettiği dönemlerde coğrafya ile uyumlu, doğayla barışık insani mekanlar geliştirirken (İslam kentlerinde olduğu gibi) insanoğlunun gücün kendine ait olduğunu zannettiği dönemlerde mekanda 3.boyutta insan ve ölçeklerine uyumsuz eserler ortaya koymaktadır. Mısırda piramitler batı medeniyetindeki agoralar, tiyatrolar, vs. günümüzde ise vahşi kapitalizmin tapınak direkleri mahiyetinde gökdelenler, rezidanslar, kentsel altyapısının kilitleyen donatılarını yetersiz hale getiren aşırı emsal yoğunluğu içeren anormal yapılanmalar bu sağlıksız yaklaşımın güncel örneklerini oluşturmaktadır.
 
İnsan canlı organizma olarak sahip olduğu tüm organlarda biçim ve boyut yönünden dengeli bir orantı vardır. Bir vücutta 2 metre uzunluğunda bir kol veya parmakla yaşamak nasıl dengesizlik oluşturacak ise bir şehirde de insani boyutun dışındaki tüm ölçüler canlı organizma niteliğindeki şehrin dengesini bozacak insanın ruh dünyasını ahlaki ve kültürel değerlerini, sağlığını tahrip edece ve dönüştürecek tesisler icra etmektedir. Bu ise psikolojik ve biçimsel anarşiyi doğuracaktır. Kırık Camlar Teorisinde yazarın vurgulamak istediği şekli ile insanlık egolarını tatmin etme çabasında olan erk ve sermaye sahiplerinin dayatmalarını mı kabul edecek yoksa kendi ruh dünyasının sükûnet bulacağı mekânlara mı yönelecek. Günümüzde çok açık bir şekilde devam eden medeniyetler çatışmasının en kapsamlı mücadelesi şehirler üzerinde biçimlenmektedir. Şehirler tarihte hiç olmadığı kadar kısa bir süre içinde medeniyetler arası çatışmanın tahribatını üzerinde taşımaktadır. Günümüzde kapitalist batı medeniyeti kendi bölgeleri dışında tüm Kadim Ortadoğu medeniyet alanlarını ablukaya almakta rantiye, savaş, terör vs. bahanelerle hızla tahrip etmektedir. Cumhuriyet sonrasında bazı dönemler zihniyet değişimi ile geçmiş 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı medeniyet anlayışı ve altyapısı bir kenara bırakılarak yeni dönemde batı standartlarıyla üretilecek ulus ve bu ulusun yaşayacağı kentler hedeflenmiş oldu.  Ayrıca geçmişle köprü  sağlayacak eserlere karşı soğuk ve yıpratıcı davranıldı ve tüm kitabeler söküldü. Yazılar kazınmaya, geçmişle gelecek arasında bağ koparılmaya çalışıldı. Oysa Osmanlı'da şehirler idrak inşa, ihya, tevarüs anlayışı ile ele alınıp insan hayatının her anını kuşatan yönlendiren mekanlar iken yeni dönemde şehirler ruhi kimlikten yoksun sadece barınma mekanlarına döndürüldü.
Gerçekte medeniyetimizde şehir edebi yolculuğumuz üzerinde bir menzil olarak tahayyül edilir. Kadim medeniyetimizde canlı metabolizma olan şehrin oluşumunda Camii, mektep ve çarşı mekanlarının eylem faaliyetleri olan ibadet, siyaset, ekonomi ve sosyal yaşam iç içe geçmiştir. Bunun mekandaki oluşumuna örnek olarak çıkmaz sokak uygulaması tarihsel süreçte emniyet ve komşuluk ilişkisinin üst düzey geliştiği alt komşuluk birimleridir. Herkesin birbirini tanıdığı mekanlar oluşturur. Bununla birlikte insanların birbirleri ile tanışıp kaynaştığı İslam medeniyetinin kurulduğu şehirlerde Tabiat ile şehir arasında da muazzam bir uyum olduğu görülür. Günümüzde ise sanayileşme ve kültürel yozlaşmanın sonucu kentlerin kimlikleri kazındığı gibi toplumsal kimlikte yozlaşmıştır. Bugün kentlerde şehirleşme (Şehirli olma) sürecini tamamlamış farklı kültürel yapıların hamuru ile yoğrulmuş kozmopolit halk yığınları bir arada yaşamaktadırlar. Cumhuriyetten sonra şehirlerde başlatılan Batılılaştırma girişimlerinin en önemlilerinden biri Fransız mimar Henry Prost'un İstanbul için yaptığı nazım imar planı çalışmasıdır. Bu plan kapsamında yapılan imar ve inşa faaliyetleri sonucu tarihi yarımada ve çevresinde hızlı şekilde büyük tahribatlar oluşmuştur.
Ayrıca bugün sıkça yapılan imar planı tadilatları aynı anda uygulanan farklı yönetmelik uygulamaları keyfileştirilen mevzuat yorumlamaları ile şehirler asil kimliklerinden her geçen gün hızla uzaklaşmaktadır. Bunun çözümü geçmiş ile barışık bilimsel verilere dayalı planların hazırlanması ve plan kararlarına sadakatle uyulması ile mümkündür. Çünkü geçmişi inkar etmek sahip olduğumuz değerleri ve onların önemini inkar etmektir. Şehir; Tarihimiz ve toplumsal kimliğimizin mekana yansımasıdır aynı zamanda aynasıdır. Bu aynaya bakarken tabiatın Allahın ayetleri olduğu ve bizlere emanet olduğu idrakiyle koruyup doğru anlamaya mecbur olduğumuzu bilmek zorundayız.
 
Meseleyi farklı bir yaklaşımla ele aldığımızda batı medeniyeti: güç ve gösteri alanı olarak merkeze aldığı meydanların etrafında inşa ettiği gücü temsil eden, güç tanımlamalarını teşhir eden meydan, agora, tiyatro ve görsel objelerden oluşan, heykel ve resim medeniyetidir. Medeniyetlerin değer yargılarının ve kültürel yapılarının tezahür alanları şehirlerdir. Firavun medeniyeti piramitler de tezahür etmiş, batı medeniyeti Roma’da İslam medeniyeti Medine’de,  İstanbul’da, Buhara’da vs. tezahür etmiştir. Mısır firavun uygarlığının temel yapısı zulme ve korkuya dayanır. Batı medeniyeti ise tanrıları şekillendirerek insan ölçeğinde heykel ve resimlerle ifade etmeye çalışmıştır.
Doğu ve özellikle İslam Medeniyeti: merkeze manevi gücü (camiyi vb.) koyan, düşünceyi tefekkürü esas alan bir yazı medeniyetidir. Batı şehirleri gücün ifadelendirildiği militarist yapılı ızgara kent modellerinin egemen olduğu bir doku ile gelişir iken doğu medeniyetinin şehirlerinde insan ve tevazu odaklı organik ve coğrafyaya saygılı kent modellerinin geliştiğini görmekteyiz. Ülkemizde 19. YY sonlarına doğru başlayan batılılaşma ve sanayileşme hareketleri doğrultusunda Kadim şehir mekânları üzerinde veya gelişme alanlarında batı tarzı şehir modeli arayışları ne yazık ki medeniyet çatışmasının mekândaki yansıması olarak birçok sorunu beraberinde getirmiş bin yıllık hayat tarzı ve medeniyet algısının aksine kendisine dayatılan biçimlenme modellerini benimseyip benimsememekte çelişkiler yaşamış ve farklı arayışlar içinde ne doğulu kalabilmiş ne de batılı olabilmiştir. Ülkemiz batılılaşma arayışları içerisinde imara dönük yasa ve mevzuatımızı da Batıdan taşımıştır. Ancak günümüze kadar bu mevzuatlarla mekânsal oluşumda medeniyet kaynaşmasının gerçekleşmediğini görüyor ve bugün şehirleşme konusunda kaotik bir dönem yaşıyoruz. Bağımsız ve bağlantısız bir şekilde devşirilen batı yasa ve mevzuatlarının toplumun organik yapısı ile ne düzeyde uyumlu olduğu veya olacağı irdelenmemiştir. Bu doğrultuda toplumun talepleri ve arayışları ile mevzuatın çizdiği ve tanımladığı biçimler örtüşmemiştir. Konuyu bir kamusal mekân dağılımında örneklendirir isek:
Planlamada mevzuatımızın öngördüğü standartlar çerçevesinde belirlenecek bir dini tesis alanı batı inancında karşılığını bulan haftada bir kez kiliseye giden toplumun kabulleneceği mesafede ve büyüklükte bir mekân sunmaktadır. Oysaki İslam inancında Camiye günde beş defa hassasiyetle gidilmekte dolayısı ile mesafe ve büyüklük arayışları farklıdır. Sosyal hayatla iletişim oranları farklıdır ayrıca cuma günleri Camii batıdaki Pazar günü Kilise kullanım oranından çok farklı boyuttadır. Çünkü cumaya gitme vecibesi kaçınılmazıdır. Bu ve benzeri sosyal ve kültürel mekânlara karşı toplumsal kabul ve katılımlar farklı olmaktadır. Bu talepler yasal çerçevede karşılanmadığında toplum kendi dinamikleri ile bu ihtiyacını karşılamaktadır. Örneğin günümüzdeki camilerin %98 ini toplum kendi dinamikleri ile inşa etmiştir. Bu durum ise kontrolsüz ve aceleci geliştiği için ruhtan ve estetikten yoksun yapıların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
Planlama ve mimarlık gelişimine mekan tasavvuru yönünden bir başka yaklaşım örneği ise köy ile şehir arasındaki temel fark nedir sorusuna cevap aradığımızda köyde hane sayısının az şehirde çok olduğu şeklinde verilecek cevap yanlıştır. Çünkü köy insanın yaşadığı ülkede ve toplumda ihtiyaç duyabileceği tüm konulardan bir kısmını karşılayabildiği (resmi, hukuki, eğitim, sağlık ticari, sosyal vs.) yerleşim alanıdır. Hane sayısının çok olduğu mülteci kampına şehir demenin mümkün olmadığı bir gerçektir. Dolayısıyla yerleşim alanlarına verilecek isim insanın taleplerini (dini, sosyal, kültürel vs.) karşılayabildiği oranla ilintilidir. Şöyle ki şehir büyüklüğüne ve önemine bağlı olarak insanın geniş çerçevede ihtiyaçlarını karşılayabileceği alanlardır şeklinde tanımlamak mümkündür.
Günümüzde yasal altyapının hazırlanmasında kullanılan yöntemler ruh ve bedenden oluşan insanın ruhunu tatmin eden mekanlar ile bedensel yapısını biçimlendiren mekanları uyumlu olarak elde edemediği için uyuşmazlık yaşanmaktadır. Ayrıca sorunun temelinde bu çelişkiler olmakla birlikte yasal çerçevenin hazırlanmasında imar mevzuatının etkilediği ve etkilendiği kanunlarla eşgüdümlü çalışan bir yasal işleyiş sağlanmadığı ve bütüncül bir çözüm yaklaşımı gösterilmediği içinde sorunların çözümünün zorlaşması ve sorunların artması kaçınılmaz olmaktadır.
Şöyle ki imar kanununda gerekli düzenlemeyi yapmadan imar yönetmeliğinde kanuna aykırı yönetmelik maddesi oluşturulamayacağı için yönetmelik değişikliği ile verimli sonuç elde etmek mümkün değildir. Ayrıca imar kanununun etkilediği ve etkilendiği temel kanunlardan:
  • Medeni Kanun
  • Kamulaştırma Kanunu
  • Yargılama Usulü Kanunu
  • Borçlar Kanunu
  • Gelirler kanunu
 
Birlikte ele alınmalı ve birbirini etkileyen maddeleri tek seferde uyumlu çalışacak şekilde düzenlenmelidir. Aksi taktirde arzu edilen hızlı, eşit ve adil hukuk çerçevesinde sürdürülebilir uygulamaları elde etmek imkansızdır. Bu durumdan hızla kurtulmak için imar mevzuatı ve yukarıda vurguladığımız kanunların aynı anda ele alınarak kadim medeniyetin ve ruhunu şehirlerin kimliğini koruyacak insana ve tabiata saygılı mekân oluşumunu temin edecek yasal çerçevenin oluşturulması lazımdır.
Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız batı medeniyetinin ürettiği üslup, biçim ve standartlar çerçevesinde geliştirilen yasal mevzuata dayalı bilimsel yaklaşımın öngördüğü eğitim modeli ile eğitim görmüş plancılar ve mimarlar ürettiği planlama modellerini ve mimari çözümleri toplumun kabulüne sunmuştur. Ancak toplum bünyesi bu dayatmayı kabullenmemesi sonucu sürdürülebilir bir planlama ve mimarlık uygulaması elde edilememiştir. Batı medeniyetinin geliştirdiği iki düşünsel yapıda da  (kapitalizm ve sosyalizm) güç merkezi olarak erk ve tanrı tanımlanmakta bireysel gücün önemi bulunmamaktadır. Batı medeniyetinden bir örnek olarak Tanrı’nın gücü eksenli İngiltere örneğinde olduğu gibi mülk kraliyet temsiliyetinde tanrınındır. İnsanlar kullanım belgesine sahiptir. Mülkiyet üzerinde mutlak hak sahibi iddiasında bulunamaz yine batının ürettiği sosyalizm ve komünizm sisteminde mülk devletindir. Fertler mutlak hak sahibi statüsünde değildir. Bizde ise mülk bireysel olarak insanların (tapu senedi ile) mutlak temsiline bırakılmıştır. Hal bu ki İslam medeniyetinde mülk temelde mutlak güç sahibi            ALLAH ‘ındır. Sadece barınma mülkü miras yoluyla mirasçılara devreder, tarım arazileri ise devletin olup, kullanım şartlarına bağlı olarak insanlar kullanım hakları elde ederler. Ülkemizde mülkiyet üzerindeki bireysel temsil hakkı ne batılı olmuş ne doğulu kalabilmiş kendine özgü bir biçim almıştır. Bununla birlikte imar kanununu diğer etkilediği ve etkilendiği kanunların işleyişini kolaylaştıran ve bütünleştiren normlara getirilemediği için de sorunlar yaşanmaktadır
Planlama ve mimarlık disiplininde verimliliği ve bütünleşmeyi sağlayabilmek için yasal çerçevenin iyi etüt edilerek, toplu yasal değişikliği geliştirmenin yanında toplumun medeniyet dokusunun da iyi analiz edilmesi ve mekana yansıyacak ruh ile kültür dünyasının taleplerini karşılayacak, mekan ve mimari eserlerinin üretilmesini sağlayacak, imar planları üretecek planlama disiplinine haiz plancıların, mimarların vb. meslek disiplinlerinin geliştirilmesi, yetiştirilmesi gerekmektedir. Çünkü halihazırda planlama ve mimarlık mesleğinde emek harcayan meslektaşlarımız almış oldukları tekdüze eğitim formasyonu çerçevesinde iyi niyetle çaba harcamaktadırlar. Yaşadığımız topraklar ile barışık bir eğitim modeli aldığımızı kimse iddia edemez. Konu bu çerçevede tüm taraflarca incelenmesi gerekmektedir.
         Kısacası ülkemizde birçok konuda olduğu gibi şehirleşme konusunda da batı anlayışı model olarak kabul edilmiştir. Ancak batı şehirlerinde 1900 yıllarında ızgara biçimli militarist şehir modeli anlayışı hakim iken 1950 li yıllardan sonra doğal şehir modeline yönelmiş ve günümüz batı şehirleşme hareketi organik şehirleşme prensibi ile yürümektedir. Ne yazık ki ülkemizde ve doğu medeniyeti bölgelerinde ise batı hayranlığı çerçevesinde 1900 lerde başlayarak organik şehirleşme modelinden uzaklaşıp ızgara şehir modeli gelişmeleri uygulanmaya başlamış ve hala devam etmektedir.
Bu tür batı tarzı militarist ruh kökenli modellerin yapılaşma şartlarını oluşturan yasal mevzuat ülkemizde de uygulanmakta inşa ve imara dönük çekme mesafeleri yaklaşma ve kotlandırma değerleri coğrafi uyum ve özgün tasarım arayışlarında engel oluşturacak kurallar koymaktadır. Bu nedenle imar kanunu imar yönetmeliği ve tüm etkilenen kanun maddelerinin tek seferde ele alınması ve verimliği sağlayacak düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Çünkü bugün ülkemizde öğretilen ve uygulanan şehircilik anlayışının en önemli handikaplarından biri madde ve maddeye bağlı konfor anlayışının ruhi boyutu ihmal etmesidir. Bu durum ise farklı nitelikte sorunların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu yaklaşımla örnek olarak ele alabileceğimiz vahşi kapitalizmin tapınak direkleri olarak ifadelendirdiğimiz gökdelenler sunduğu gösteriş ve maddi konforun arka planında ürettiği hasta toplum yapısı ile suç çeşitliliğinin ve oranının arttığı, farklı sağlık sorunları üreten yapısı iler uzun vadede toplumların çöküş harabeleri niteliğindedir. Oysaki geleneksel kültür yapısı ile neşvü neva bulan yatay şehirler: mutlu, sağlıklı aile ve bireylerin yaşadığı gelişimcilik ve girişimciliğin daha yüksek düzeyli olduğu alanlar olup gelişmiş ülkelerde yaygın ,olarak bu şehirler geliştirilmektedir. Bu bölgelerde yaşam tarzının yanında ekonomik işleyişte de dengeli dağılım kendini hissettirir.    
         Ülkemizde ele alınması gereken temel sorunlardan birinin ise çarpık kentleşme sürecinde ülkenin GSMH nın artmasına bağlı olarak insanlarının barındığı mekanları hızlı bir şekilde değiştirme ve yenileme arzusunu gerçekleştirirken (kentsel dönüşüm vs) şehir dokusunu tahrip eden, bütüncül yaklaşılmayan gelecekte çok büyük teknik ve sosyal altyapı sorunlarının yaşanacağı ruhsuz, kimliksiz, tamamen rantsal dönüşüm karakterli mekan oluşumlarının süratle ele alınıp yasal ve teknik alt yapısının düzenlenerek yeni toplumsal sorunların oluşmasının engellenmesi gerekmektedir. Sosyal ve kültürel yapı ile uyumlu olmayan bu şehir oluşumunun gelecekte topluma ve devlete daha büyük maliyetler getireceği kaçınılmazdır.
Her geçen gün istatistiki bilgiler bu mekanlarda (rezidanslar ve gökdelenlerde )yaşayan bireylerde psikolojik sorunların arttığı, strese dayalı kanser hastalıklarının attığı, bağımlı maddelerin arttığı vb. tespit edilmektedir. Dünya Sağlık Teşkilatı verilerinde görüldüğü üzere yaşadığı çevre ile ilintili gelişen kolera, tüberküloz hastalıklarının tedavisi kısa sürede ve ucuz maliyetle yapılabiliyorken psikolojik, bağımlılık ve kanser tedavileri için çok uzun süreli ve pahalı tedavi yöntemleri gerekmektedir. Gelecekte devletlerin en büyük sağlık harcama kalemlerinin bu tür hastalıkların tedavisi olacağı tahmin edilmektedir. Ele alınması gereken temel olgulardan birincisi kişinin şehirde bireyselleşmesi, yalnızlaşması olgusunu mu kabul edeceğiz yoksa, toplumsal kaynaşmayı öngören sevinç ve kederlerini paylaştığı komşuluk ilişkisi geliştirdiği mütevazi mahalle dokusunda sosyalleşme olgusu prensibini mi tercih edeceğiz. Buna karar vermek zorundayız. İnsanın ruh ve bedeni ile yaşayan bir organizma olduğu kabulünü esas alarak: bu organizma kendi ruh ve beden yapısı ile uyumlu yaşayan bir canlı organizma niteliği taşıyan şehirlerde mutlu yaşayacaktır. Bu çalışmayı yaparken eçmişteki yanlış ve doğrular bizim yeni fikirler inşa etmeden önce başvuracağımız en geçerli referansımız olacaktır. Çünkü geçmişe ait bir kısım uygulamalar kaygı, istek, ihtiyaç gibi nedenlerle oluşturulmuş ve muhakkak üzerine düşünülmüş olgulardır. Tesadüf bir araya gelişlerden bile çıkarımda bulunmamız mümkün olur. Bu yüzden planlama ve mimarlık adına geçmişteki uygulamaları dikkate almak, incelemek ve çıkarımda bulunmak hata olasılığımızı düşürmemiz ve sürekliliği sağlamamıza neden olacaktır. Süreklilik kaygısı taşımamız geleceğe kültürel anlamda yön vermemiz demektir. Aksi takdirde ruhsal ve bedensel çatışma sonucu sağlık, davranış biçimi ve fiziki sorunlar meydana gelecektir.
Sözün özü: ülkemizde yaşanan şehirleşme süreci tüm konularda olduğu gibi geçmişi red ve inkar metodolojisi üzerine geliştirilen yasal mevzuat ile yapılandırılmaya çalışılmış ancak dayatılan hiçbir çözüm yaklaşımı toplumun kültür yapısı, ruhi dokusu ile uyuşmadığı için çarpık kentleşme, gecekondulaşma gibi olgular meydana gelmiştir. Yeni yaklaşımda tüm siyasi ve rantsal kaygılardan arınmış olarak kamusal işleyişinin verimli çalışabilmesi için yasal çerçevenin bütüncül ele alınarak birbiri ile uyumlu organize hukuk yapısına kavuşturulması, planlama, mimarlık eğitiminin disiplinler arası dengeyi sağlayan, kültürel geçmişle ve insanla barışık bilimsel özelliğe kavuşturulması ihtiyacı, Türkiye şehirleşme sürecinin temel sorunlarını oluşturmaktadır.
 
Zinnur BÜYÜKGÖZ
Y. Şehir ve Bölge Plancısı